
Bu kurgulardaki bilgiler için, kaynakları söyleyebilirim diyerek eski yazılarımdan birisini daha yayınlayayım..Bizim bu tiyaromsu yazı işini anlamak yeniler için biraz zaman alabilir...Sürekli takip edenler ise bunu bilir...
................................
Amazonik konuşur:
Şimdi Akheneton’u onun aklın mantığın almadığı masallarından birisini anlatması için çağırdım.
-Evet değerli Akheneton ,sizin masalları niçin bizim akıl bir türlü basmıyor?
-Bak amazon kızı seni Themisikra’ya uçururum akıllarınızın aldıklarını da görüyoruz.
-Tamam tamam özür,anlat hadi…
”Bir gün yine üzerime üzerime gelen devlet işlerinden bunalmış ve dinlenmek için biraz Nil kenarına gitmek istemiştim.Şu Hititler büyük bir devlet olma yolunda iyice sağlam adımlar atmış ve artık büyük bir imparatorluk olarak anılmaya layık girişimlerde bulunuyorlardı.Ne ise ki Upi’ye kadar egemenlik kuran Şuppililuma Mısır ile iyi ilişkiler kurmak istiyordu…Ancak bizimle aralarının bozulmaması için Kadeş’e dokunmak istememelerine rağmen Kadeş kralı ordusu ile Hititlerin karşısına dikilince Şuppilliluma çaresiz kaldı ne etsin.Bu olayların hepsini gelecek nesillere de aktarabilmek için bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyor,tabletler kazıtıyordum.Bir taraftan başımın etini yiyen rahiplerin baskılarından uzaklaşmaya çalışıyordum,diger yandan savaşları düşünüyordum.Bu hayatta hiç mutlu olamayacak mıydım?Kral olmak ne zor!Oysa hiç sevmiyorum savaşmayı, gökyüzü ne kadar güzel,suyun sesi,çiçekler,kızlar,bir oğlum bile yoktu oysa…!Mutsuzdum dediğim gibi..Birden uyuyuvermişim
Rüya’mda, saçlarında yıldızlar uçuşan peri gibi bir esmer kızın peşinden çook ileri tarihlere gittiğimi gördüm.Sağ idim o zamanlar…Eşim Nefertiti ile birlikte onur konuğu olarak Likya krallığına davet edilmiştim..Burası bir ‘ışık ülkesi” idi..İnsan böylesi bir ülkede ölümsüzlüğü bulabileceğini bile düşünebilir ve rüyasından hiç uyanmak istemeyebilir.Kız beni bir şölen için onur konuğu olarak Likya’ya davet edildiğimde yakaladı.Orada,olağanüstü bir karşılama töreni ve ziyafetten sonra yorgunluğumuzu giderebilmemiz için ışık sarayında bizim için hazırlanan bir cennet köşesinde,Nefertiti yardımcıları eşliğinde hediyelerin sunumu ile ilgili ritüeller ile ilgilendikten sonra yardımcıları ve bizim ile ilgilenmesi için görevlendirilen rehberler ve muhafızlar ile birlikte şehri gezmek ve alışveriş yapabilmek için hazırlanır iken ben, ertesi günü yapılacak şölen saatlerine kadar istirahate çekilmeye karar verdim.İşte bu istirahat esnasında bize hizmet için görevlendirilmiş kızlardan birisi kölelerimden birisine doğru yürür iken yeşil gözleri ve simsiyah gür saçları dikkatimi çekti.Ancak daha ilginci kızın beni tanıdığını düşünmeme sebep olan bakışları idi.Arkasından gelen kızın elinde bir meyve tepsisi vardı ve tepsiyi o kızın elinden alıp ,köleme teslim eder iken bana keskin bir bakış fırlattı.Bu bakış beni öylesine etkiledi ki,köleme kızı yanıma getirmesini belirten el işareti yaptım.Yanılmamışım.Kendisine kim olduğunu sorduğumda bana ,babamın ismi Mahmut’tur ben ise Mehmet eşi Naz” diye cevap verdiğinde bir Likyalı olmadığını anladım.Çünkü Likyalılara kim olduklarını sorduğunuzda size anne soyunu saymaya başlarlardı.”Peki kimsin,hangi soydansın sen” diye sorduğumda bana ‘ben bir Türk kızıyım ” diye tek cümlelik bir cevap verdi ve sonra kölelerimin duyamayacağı kadar alçak bir ses tonu ile beni beklediğini ve benimle arkadaş olmak istediğini söyledi…Gözleri,buğday rengi güzel yüzü ve saçları beni öylesine etkiledi ki bu cesareti nereden aldığını sormayı bile düşünemedim .Kölelerimi odamdan uzaklaşmaları için işaret verdim ve başbaşa kaldık…
Aslında içimden ilk geçen şey kızı kollarımın arasına almaktı ama bana bir şeyler anlatmak istediğini farkettiğimden en azından kısa bir süreliğine kendisini dinlemeye karar verdim.
Bu kızı kısa bir süreliğine dinlemeye karar verdiğime anlattıklarını dinledikten sonra pişman oldum ve kendisi ile bayağı bir sohbet ettik.Ona krallığımı ve başıma gelenleri anlattım.O ise bir savaşta bir Rus askeri tarafından öldürülmüş ve kendisine cennet bahçeleri layık görülmüş.Orada kendisine dilediğini isteme hakkını vermişler.Çünkü düşman askerleri tarafından öldürülen günahsız bütün kadınların ve çocukların ruhları orada bu hakkı kayıtsız şartsız elde ederlermiş.Naz’da kendilerine yapılan bu haksız zulmu bir türlü hazmedememiş ve bunun nedenlerini öğrenebilmek için tarihte gezinebilme ve oralarda yapılan hataları görmek istediğini belirtmiş..Ruhlar alemine özgü ,Ruhlar meclisi tarafından kendisine,sürekli kalmaya karar verene kadar bir daha dönemeyeceği, kararsız, iki dünya arasında gidip gelen bir ruhun cennettekilerin de huzurunu kaçırabileceği ve diger ruhları tanrısal düzene karşı isyana sürükleyebileceği ve cennet bahçelerinde sonsuza kadar keyfine bakması önerilmiş ama o bunu kabul etmemiş.O tekrar ısrar etmiş ve olaylara müdahele edemese bile hiç olmaz ise bir ruh olarak aralarında dolaşıp izlemek istediğini söylemiş.O’na ,fani dünyasındaki acı verici olayları izleyip de değiştiremeyecek durumda olmasının kendisine cehennem azabından daha çok büyük ızdırap vereceğini o neden ile cennetin keyfini çıkarması gerektiğini bunun hiçbir işe yaramayacağını tekrar anlatsalar da o bunu kabul etmemiş ve meraklı ruhu ile ‘belki çok çalışır isem bir gün bana birşeyleri değiştirebilme hakkını da verirler ve insanoğluna bir faidem olur” düşüncesi ile çıkışı olmayan bir yola girmiş.Gerçekten de izledikleri kendisine çok büyük ısdıraplar yaşatmış ama o inat ile ”birşeyleri değiştirebilirim” umudu ile dolaşmaya karar vermiş.Tarihte yapılan bütün hataları tespit edecek ve bunları bir gün bütün insanlığa hizmet edecek bir şekilde toparlayacakmış.Rüyalara girmiş,anlatmış ama unutmuşlar,hissettirdiğini,sezdirdiğini zannetmiş,müdahele etmeye kalkmış ama ruhlar meclisinin gücü kendisinden çok daha fazla imiş.Ama o açtığı bu savaşa devam etmiş.Artık bunca azmine dayanamayan meclis kendisinin yetkilerini biraz daha genişletmiş ve ona dilediği bir faninin rüyasına girebileceğini ve kabul eder ise ona derdini dökebileceğini söylemişler…Ve kişiliğim ve yapmak istediklerim ve yetkilerim onu çok etkilediği için benimle arkadaş olmak istemiş…….
O’na…
”Nefertiti seni buralarda görmesin bu senin için hiçte iyi olmaz haberin olsun,sen henüz onun nasıl bir kadın olduğunu bilmiyorsun.Buralarda dolaştığını görünce efsane olursun”dedim,hüzünlendi,boynunu büktü..”Ben bir ölüyüm” dedi…Onu öyle görünce dayanamadım ayağa kalktım,kollarından tuttum,aramızda oldukça yaş farkı olmalı idi,yüz hatları ve elleri yaşına göre fazla yıpranmış gibi görünüyordu..Üzüldüm neden ise.. Anlattıklarını ve azmini dinlediğimde gözlerim yaşardı ve dünyada yaşayan araştırmacı fanilere kendisi bilemese de bu kızın ruhani elinin bir şekilde değdiğini düşünerek kendisi ile arkadaş olmaya karar verdim.Ve aradan bunca zaman geçmesine rağmen hala ülkenizdeki araştırmacı kişiliklerin bu kızdan biraz barındırdığını düşünürüm…Hep Yunan mitleri saçmalayacak değil ya …
Birden…
”Kralım” dedi bana ”Sadece tarihte yapılan hataları toplasak ve değiştirmeye çalışsak ne kadar çok şey değişirdi!Diler isen senin ile birlikte benim yaşadığım zamanlara küçük bir gezintiye çıkabiliriz…”Kendisine ‘peki ya eşin ne oldu” diye sordum bana ‘’savaşta öldüğümüzden beri” kendisinden bir haber almadım,o dünyanın kuralları çok farklıdır ve orada eş,iş,çocuk hesabı tutulmaz ama eminim cennetin bir köşesinde sonsuzluğun tadını çıkartıyordur” cevabını verdi.Hafifçe başımı eğip gülümsedikten sonra içimdeki kıpırtının da önüne geçemeyerek kendisi ile gitmeyi kabul ettim ve ….
Birden…
Bir karanlık ,toz duman içerisinde kaldım.Göz gözü görmüyordu.Soğuk ,kış,kıyamet..Çoklarca cana patlayacak bir savaşın ortasında kalakaldım.O panik ile ’şehvet düşkünlüğümün bedelini bu sefer canımla ödeyeceğim galiba” diye düşünmeye başladım.O kadar dehşet verici bir manzara vardı ki…
-Aton aşkına bu nedir?Bu nasıl oldu,prensesim?Bu vahşetin adı nedir?diye sorduğumda bana”bunun adı nifaktır,nifak tohumlarının bir sonucudur, değerli kralım,şu an’da Türklerin elinde elli yedi bin asker ve doksanaltı top vardır.Rusların elinde ise yüz yirmi beş bin askeri ve tam yüz seksen dokuz topu vardır.” dedi…”Buradan derhal uzaklaşmalıyım madem ölüsün ve ruhsun senin için sorun yok ama ben hala yaşıyorum” diyerek oradan kaçmaya çalışsam da bana sadece bir rüya arkadaşı olduğumuzu hatırlatarak birden rahatlamamı sağladı.O soğuk ortamda silahsız ve kan ter içerisinde kalmak ne tuhaf ne ürkütücü ne aciz hissettirici bir duygu…
—
-E devamı nerede….
-Sabret be kadın !
-Konuşma zampara kral…
Şimdi Akheneton’u onun aklın mantığın almadığı masallarından birisini anlatması için çağırdım.
-Evet değerli Akheneton ,sizin masalları niçin bizim akıl bir türlü basmıyor?
-Bak amazon kızı seni Themisikra’ya uçururum akıllarınızın aldıklarını da görüyoruz.
-Tamam tamam özür,anlat hadi…
”Bir gün yine üzerime üzerime gelen devlet işlerinden bunalmış ve dinlenmek için biraz Nil kenarına gitmek istemiştim.Şu Hititler büyük bir devlet olma yolunda iyice sağlam adımlar atmış ve artık büyük bir imparatorluk olarak anılmaya layık girişimlerde bulunuyorlardı.Ne ise ki Upi’ye kadar egemenlik kuran Şuppililuma Mısır ile iyi ilişkiler kurmak istiyordu…Ancak bizimle aralarının bozulmaması için Kadeş’e dokunmak istememelerine rağmen Kadeş kralı ordusu ile Hititlerin karşısına dikilince Şuppilliluma çaresiz kaldı ne etsin.Bu olayların hepsini gelecek nesillere de aktarabilmek için bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyor,tabletler kazıtıyordum.Bir taraftan başımın etini yiyen rahiplerin baskılarından uzaklaşmaya çalışıyordum,diger yandan savaşları düşünüyordum.Bu hayatta hiç mutlu olamayacak mıydım?Kral olmak ne zor!Oysa hiç sevmiyorum savaşmayı, gökyüzü ne kadar güzel,suyun sesi,çiçekler,kızlar,bir oğlum bile yoktu oysa…!Mutsuzdum dediğim gibi..Birden uyuyuvermişim
Rüya’mda, saçlarında yıldızlar uçuşan peri gibi bir esmer kızın peşinden çook ileri tarihlere gittiğimi gördüm.Sağ idim o zamanlar…Eşim Nefertiti ile birlikte onur konuğu olarak Likya krallığına davet edilmiştim..Burası bir ‘ışık ülkesi” idi..İnsan böylesi bir ülkede ölümsüzlüğü bulabileceğini bile düşünebilir ve rüyasından hiç uyanmak istemeyebilir.Kız beni bir şölen için onur konuğu olarak Likya’ya davet edildiğimde yakaladı.Orada,olağanüstü bir karşılama töreni ve ziyafetten sonra yorgunluğumuzu giderebilmemiz için ışık sarayında bizim için hazırlanan bir cennet köşesinde,Nefertiti yardımcıları eşliğinde hediyelerin sunumu ile ilgili ritüeller ile ilgilendikten sonra yardımcıları ve bizim ile ilgilenmesi için görevlendirilen rehberler ve muhafızlar ile birlikte şehri gezmek ve alışveriş yapabilmek için hazırlanır iken ben, ertesi günü yapılacak şölen saatlerine kadar istirahate çekilmeye karar verdim.İşte bu istirahat esnasında bize hizmet için görevlendirilmiş kızlardan birisi kölelerimden birisine doğru yürür iken yeşil gözleri ve simsiyah gür saçları dikkatimi çekti.Ancak daha ilginci kızın beni tanıdığını düşünmeme sebep olan bakışları idi.Arkasından gelen kızın elinde bir meyve tepsisi vardı ve tepsiyi o kızın elinden alıp ,köleme teslim eder iken bana keskin bir bakış fırlattı.Bu bakış beni öylesine etkiledi ki,köleme kızı yanıma getirmesini belirten el işareti yaptım.Yanılmamışım.Kendisine kim olduğunu sorduğumda bana ,babamın ismi Mahmut’tur ben ise Mehmet eşi Naz” diye cevap verdiğinde bir Likyalı olmadığını anladım.Çünkü Likyalılara kim olduklarını sorduğunuzda size anne soyunu saymaya başlarlardı.”Peki kimsin,hangi soydansın sen” diye sorduğumda bana ‘ben bir Türk kızıyım ” diye tek cümlelik bir cevap verdi ve sonra kölelerimin duyamayacağı kadar alçak bir ses tonu ile beni beklediğini ve benimle arkadaş olmak istediğini söyledi…Gözleri,buğday rengi güzel yüzü ve saçları beni öylesine etkiledi ki bu cesareti nereden aldığını sormayı bile düşünemedim .Kölelerimi odamdan uzaklaşmaları için işaret verdim ve başbaşa kaldık…
Aslında içimden ilk geçen şey kızı kollarımın arasına almaktı ama bana bir şeyler anlatmak istediğini farkettiğimden en azından kısa bir süreliğine kendisini dinlemeye karar verdim.
Bu kızı kısa bir süreliğine dinlemeye karar verdiğime anlattıklarını dinledikten sonra pişman oldum ve kendisi ile bayağı bir sohbet ettik.Ona krallığımı ve başıma gelenleri anlattım.O ise bir savaşta bir Rus askeri tarafından öldürülmüş ve kendisine cennet bahçeleri layık görülmüş.Orada kendisine dilediğini isteme hakkını vermişler.Çünkü düşman askerleri tarafından öldürülen günahsız bütün kadınların ve çocukların ruhları orada bu hakkı kayıtsız şartsız elde ederlermiş.Naz’da kendilerine yapılan bu haksız zulmu bir türlü hazmedememiş ve bunun nedenlerini öğrenebilmek için tarihte gezinebilme ve oralarda yapılan hataları görmek istediğini belirtmiş..Ruhlar alemine özgü ,Ruhlar meclisi tarafından kendisine,sürekli kalmaya karar verene kadar bir daha dönemeyeceği, kararsız, iki dünya arasında gidip gelen bir ruhun cennettekilerin de huzurunu kaçırabileceği ve diger ruhları tanrısal düzene karşı isyana sürükleyebileceği ve cennet bahçelerinde sonsuza kadar keyfine bakması önerilmiş ama o bunu kabul etmemiş.O tekrar ısrar etmiş ve olaylara müdahele edemese bile hiç olmaz ise bir ruh olarak aralarında dolaşıp izlemek istediğini söylemiş.O’na ,fani dünyasındaki acı verici olayları izleyip de değiştiremeyecek durumda olmasının kendisine cehennem azabından daha çok büyük ızdırap vereceğini o neden ile cennetin keyfini çıkarması gerektiğini bunun hiçbir işe yaramayacağını tekrar anlatsalar da o bunu kabul etmemiş ve meraklı ruhu ile ‘belki çok çalışır isem bir gün bana birşeyleri değiştirebilme hakkını da verirler ve insanoğluna bir faidem olur” düşüncesi ile çıkışı olmayan bir yola girmiş.Gerçekten de izledikleri kendisine çok büyük ısdıraplar yaşatmış ama o inat ile ”birşeyleri değiştirebilirim” umudu ile dolaşmaya karar vermiş.Tarihte yapılan bütün hataları tespit edecek ve bunları bir gün bütün insanlığa hizmet edecek bir şekilde toparlayacakmış.Rüyalara girmiş,anlatmış ama unutmuşlar,hissettirdiğini,sezdirdiğini zannetmiş,müdahele etmeye kalkmış ama ruhlar meclisinin gücü kendisinden çok daha fazla imiş.Ama o açtığı bu savaşa devam etmiş.Artık bunca azmine dayanamayan meclis kendisinin yetkilerini biraz daha genişletmiş ve ona dilediği bir faninin rüyasına girebileceğini ve kabul eder ise ona derdini dökebileceğini söylemişler…Ve kişiliğim ve yapmak istediklerim ve yetkilerim onu çok etkilediği için benimle arkadaş olmak istemiş…….
O’na…
”Nefertiti seni buralarda görmesin bu senin için hiçte iyi olmaz haberin olsun,sen henüz onun nasıl bir kadın olduğunu bilmiyorsun.Buralarda dolaştığını görünce efsane olursun”dedim,hüzünlendi,boynunu büktü..”Ben bir ölüyüm” dedi…Onu öyle görünce dayanamadım ayağa kalktım,kollarından tuttum,aramızda oldukça yaş farkı olmalı idi,yüz hatları ve elleri yaşına göre fazla yıpranmış gibi görünüyordu..Üzüldüm neden ise.. Anlattıklarını ve azmini dinlediğimde gözlerim yaşardı ve dünyada yaşayan araştırmacı fanilere kendisi bilemese de bu kızın ruhani elinin bir şekilde değdiğini düşünerek kendisi ile arkadaş olmaya karar verdim.Ve aradan bunca zaman geçmesine rağmen hala ülkenizdeki araştırmacı kişiliklerin bu kızdan biraz barındırdığını düşünürüm…Hep Yunan mitleri saçmalayacak değil ya …
Birden…
”Kralım” dedi bana ”Sadece tarihte yapılan hataları toplasak ve değiştirmeye çalışsak ne kadar çok şey değişirdi!Diler isen senin ile birlikte benim yaşadığım zamanlara küçük bir gezintiye çıkabiliriz…”Kendisine ‘peki ya eşin ne oldu” diye sordum bana ‘’savaşta öldüğümüzden beri” kendisinden bir haber almadım,o dünyanın kuralları çok farklıdır ve orada eş,iş,çocuk hesabı tutulmaz ama eminim cennetin bir köşesinde sonsuzluğun tadını çıkartıyordur” cevabını verdi.Hafifçe başımı eğip gülümsedikten sonra içimdeki kıpırtının da önüne geçemeyerek kendisi ile gitmeyi kabul ettim ve ….
Birden…
Bir karanlık ,toz duman içerisinde kaldım.Göz gözü görmüyordu.Soğuk ,kış,kıyamet..Çoklarca cana patlayacak bir savaşın ortasında kalakaldım.O panik ile ’şehvet düşkünlüğümün bedelini bu sefer canımla ödeyeceğim galiba” diye düşünmeye başladım.O kadar dehşet verici bir manzara vardı ki…
-Aton aşkına bu nedir?Bu nasıl oldu,prensesim?Bu vahşetin adı nedir?diye sorduğumda bana”bunun adı nifaktır,nifak tohumlarının bir sonucudur, değerli kralım,şu an’da Türklerin elinde elli yedi bin asker ve doksanaltı top vardır.Rusların elinde ise yüz yirmi beş bin askeri ve tam yüz seksen dokuz topu vardır.” dedi…”Buradan derhal uzaklaşmalıyım madem ölüsün ve ruhsun senin için sorun yok ama ben hala yaşıyorum” diyerek oradan kaçmaya çalışsam da bana sadece bir rüya arkadaşı olduğumuzu hatırlatarak birden rahatlamamı sağladı.O soğuk ortamda silahsız ve kan ter içerisinde kalmak ne tuhaf ne ürkütücü ne aciz hissettirici bir duygu…
—
-E devamı nerede….
-Sabret be kadın !
-Konuşma zampara kral…
Reklam arası..................
********************
Arkadaşlar bu Akheneton delisine bir şey dedim bana sinirlendi biribirimize girdik.Ben ”anlat devam,sanki bilmiyorsun diyorum,”o ise konunun ciddi olduğundan ve tablet taraması yapması gerektiğinden ve tablet numaralarını not etmesi gerektiğinden ,birisi ispatla der ise tableti göstermenin lazım olduğundan ,hafızasının kendisini pek yanıltmadığından emin olsa da yaşlı kral olması vesilesi ile tarihi hatalar yapmak istemediğinden bahsediyor.Çok mantıklı oldu ben delirdim…Gittikçe biribirimize benzedik sonunda ….Çünkü o kadar çok masal kazıtmış ki bazen tabletleri biribirine karıştırıyormuş..Bu bana da oluyor bazen…Geçenlerde ”Sinan Meydan’ın ” kitabındaki sözü ”Turgut Özakman ” demiş gibi söyledim…Sonra düşündüm taşındım ”yok” dedim bu ”Sinan Meydanı’ın” olmalı yanlış bilgi verdim..Yani kişiyi ve kitabı yanlış söyledim hala da gidip bakacağım hangisi dedi diye…Şu Çanakkale ile ilgili söz ”Sarıklılar Sarıkamış’ta nerede idiler?’ diye bir soru galiba Sinan Meydan’ın ama ben Turgut Özakman dedim…Bakmaya da üşendim içimde dert kaldı..Ne ise…O’na zampara dediğim için çok sinirlendi ve aşağıda gördüğünüz gibi araya M.Sinan Genim’in ”Konstantininyye’den İstanbul’a” isimli ve içerisinde muhteşem fotorafların bulunduğu ,iki ciltlik albüm kitabını reklam olarak girdim.Bizim kavgamız sizin bildiğiniz kavgalara benzemez neler oldu neler…”Senin koca firavunu bu kadar kepaze etmeye ne hakkın var” dediğinde ona ”nanik nanik ,yakalayamaz ki, ”yaptım.Beni saçımdan tuttuğu gibi Anadolu’nun kuzeydoğusuna uçuruverdi.Thermedon Irmağı’nın tam Karadeniz’e dökğldüğü yerde vakti ile kurmuş olduğumuz Themisykra kentine götürdü..”Sen çakma amazon, sen burada benim gibi zamparaları bu kokmuş orjinallerine sor bakalım” dedi,sana onlar cevap versinler…Sonra da güldü,şaka yaptım dedi seninle hiç gezmedik bak bu salaklara yazı yazmayı ve tablet kazıtmayı öğrettim..Şimdilerde pek değişmselerde en azından biraz yumuşadılar..Belki zamanla kadına benzerler..Şaşırdım kaldım,ben buralarda kurşun kalemle kurşun yağdırır iken ne ara oralara dadandın be adam..Beni tuttu bir gülme ‘bilse idim bir ateşli ok ile işin bitmişti ama bu sefer Nefertitiye söyleyeceğim hiç şansın yok sevgili Akhe ” dedim.’Beni orada yapayalnız bırakacağını söyledi ama sonra kıyamadı ve oralarda dolaşır iken birden her taraftan bizim kızlar çıkmaya başladı.Gören neöbetçi kız diğerine haber etmiş.Şempanzeler gibi kulaktan kulağa yayıveriyorlar vallahi kuş uçmaz kuş…Yine her zamanki gibi son derece vahşi görünüyorlardı ama Akheneton için şölenler hazırladılar.Benim eski dostlarım var oralarda hemen yöresel kıyafetler hazırlandı…Folklör yaptık biz,gerçi bizim oyunlarda genelde birkaç yaralı ölü felan çıkıyor ama…Ayağımızı vurduğumuzda depremler felan oluyor,kodukmu oturtuyoruz vallah…Değmeyin Akhe’nin keyfine.Özlemişim.Bir ıslık çaldım ”fivvvvvvv” yapmam ile Napolyon ,şey pardon benim kankanın atı Symirna yanıma geldi..Napolyon Yüzbaşı Tommiks’in idi kusura bakmayın..Siz bugün buraları Ordu,Fatsa olarak biliyorsunuz..Hititlerin göbeği idi buralar ama sonraları Pontos olarak isim değiştirdi veya şöyle söyleyeyim devir değişti,isim de değişti…Oh ,özlemişim dedim ya ‘ben hep Akhe’yi kızdırmalıyım arada beni gittiği başka yerlere de götürsün” diye içimden geçirmedim desem yalan olur.Bu arada bizim kızları da uzun zamandır görmemişim ya benim vahşi kankam bir ara gelmişti ama bizim buraları beğenmedi geri kaçtı…onlara çok şey anlattım çok güldük eğlendik.. Tek memeli oldukları için üzülmemeleri gerektiğini en azından sağlıklı olduklarını,bizlerin zamanında ‘meme kanseri”denilen bir hastalık peydah olduğunu ve bu hastalık sonucu kadınların memelerinden olduğunu ve o kadar anlatılmasına rağmen yine de gitmeleri gereken kontrollere zamanında gitmeyecek kadar da korkusuz ve gözü kara kadınlar olduklarını anlattım.Tabletlerine kazıttırdım.’Pehh’dedim kızlar Efesi,İzmir’i almak da birşey midir,sizi bizlerdeki kadınların ne kadar cesur ne kadar korkusuz ve ne kadar dayanıklı olduklarını bir görseniz kendinizden utanırsınız..Öylesine ki ,erkekleri onlara vurduğu zaman ”onun vurduğu yerde gül biter gül gül” felan diyorlar…Karı koca kavga ediyor mesela tamam mı.Hergün ağlıyor,şikayet ediyor,dayak yiyor gidiyorsunuz kapısına ‘yapmasın ,etmesin,vurmasın diye ama sizi kapıda görünce ‘’sanane kocam değil mi,hem sever,hem döver diyorlar… ”Yazıcı kazı kazı iyi kazı ve amazon dedi :erkeklerinizin değerini bilin bu kadar dövmeyin…sakallarını ,bıyıklarını bağlattırmayın ki yarın intikam için sizi ezmesinler) Öyle kızlar yalan değil bak dedikçe burada olanları anlattıkça etrafıma toplanan kızların vahşi gülüşlerinden bütün ormandaki kuşlar uçtu gitti…Elbet böyle bir şeyi hayal bile edemiyorlar ya onlara ilginç geldi..Bir yandan biralarımızı içer iken bir yandan da kafayı buldukça yapacaklarının şiddeti arttı…Kimisi kendisine bunu yapan erkeğin ateşli ok ile kalbini deldi,kimisi labris ile kollarını bacaklarını koparttı,kimisi kellesini uçurdu.Ama en komiği ise Mirine’nin önerisi idi..İçimzden en çirkinini ona verirdik ve yıllarca bir odaya kapatırdık.O da bütün dişleri çürük ve pis pasaklı olan Kime idi..Ah bu kızın yıkanması onu dereye sokmak için uyduracağınız zekice hikayelere bağlı idi..On amazon kızına bedel bir gücü vardı..Onu zorla dereye atmaya korkarlardı çünkü çıktığında intikamının çok feci olacağını hepsi bilirdi.Kybele’den başka kimseden korkusu yoktu..Birçok erkeğin onunla odaya kapanmak yerine cehennemi tercih edeceğinden eminim…Sonra bizim kızlar oğlanları babalarına teslim eder sadece kızları alırlardı ya bir babanın aynı anda kaçlarca oğlan ile kalakaldığı olurdu.Zavallı yetimleri ile ortada kalırlar ve kendisini çocukları ile kabul edecek bir kabile ararlardı…Sadece kızları alırlar ve eğitirlerdi.Sonraları erkek bebeklere de acıdılar ve onların kollarını bacaklarını kırarak canlı bıraktılar ve çorap örmeyi,toprak sürmeyi,yünü eğirmeyi,koyun otlatmayı öğrettiler ama bu sefer büyüdüklerinde beğenmiyorlardı… Erkekler onlar için sadece aşağılık bir oyuncak idiler..Savaşlarda esir ettklerini de kullanır çöp gibi atarlardı. Niçin kızıyorsunuz? Ne ise dyeceğim Akhe bana bir sürpriz yaptı ve Symirna ile geze dolaşa,oraların temiz havalarını soluya soluya ,kızlar ile hasret giderdikten sonra bir iki savaş esirini ellerinden kurtardım ve buralara geri döndüm…
Akhe’yi ise bırakmak istemediler sanırım onlara birşeyler daha öğretecek.” Tuthmosis’i de yanıma çağırttıracağım ve bir iki gün daha burada kalacağım” dedi.Anlayacağınız birkaç güne burada olacakmış..Eminim birine kapıldı o oralarda boşa demiyorum iflah olmayacak diye..Ne ise Nefer onu bulur edeceğini de bilir…Sanırım masalın gerisini saç baş yolunmuş,kafa testi ile yarılmış olarak anlatır ya da Nefetiti onu gladyatölerin içine atar seyirci kafasına bir disk indirir kafası yarılır ve o anda kocasına dayanamaz ‘durun durun bu Akheneton 18. hanedan…Yüca Aton,Toth yetiş.. el insaf”der de gösteri iptal olur… .Gelmek istemedim ama saçımdan tuttuğu gibi geri bırakıp kaçtı… ***
İşte reklam arasında bunlar oldu….
***
Uzun süre geçer Akhe'nin keyfi gelir...
Akheneton efendi’nin keyfi gelmiş de bize anlattığı masalın gerisini de anlatmak istemek lutfunda bulunmuşlar efendim..Dinleyelim…
Tamam ama Amazon bak sözümü kesme…Tam kendimi kaptırıp anlatmaya başlıyorum,gökyüzünde yıldızlar,maceralar,hayaller,güzellikler neler neler ama araya girip sansür uyguluyorsun bütün hayallerimin afedersin ama içine ediyorsun desem olacak..Senin yüzünden detaylı masal anlatamıyorum..Hep sansür hep sansür…
-Bak Akhe benim ruhlar ötesi masal kahramanım sen hayallerini kur ben filtre ediyorum rütük var oğluum..
-Ya baksana aslında ben sana benim Akhetaton’daki Tell El Amarna’dan bahsetsem de oradaki şebekli Toth’u bilseniz siz diyorum ne kadar güzel olurdu…
-Akhe bırak şebeği şimdi…
-Ama din…
-Bırak dedim..
”Tamam tamam devam ediyorum dinle o zaman.Dediğim gibi izlediğim manzara korkunçtu o an’da vezirim Tuthmosis ve eşim Nefertiti’nin yanında olmak için ve gördüklerimi sıcağı sıcağına kazıtabilmek için neler vermezdim.Güneşi aradım,bilgeliği aradım,sevgiyi aradım ama bu koşullarda hangisinin işe yarayacağını pek kestiremedim.Ancak görünen o idi ki güneş geldiğim bu soğuk yere küsmüştü.Güneşi küstürmemeli Amazon.O büyük ışığı kendine küstürdüğünde ve ışık insanlığa sırtını döndüğünde veya ışığa sırtını döndüğünde,olabilecekleri tahmin edemezsin.Ve ”bilgi ışıktır,bilgi aydınlıktır,bilgi geçmiştir,gelecektir.”Her karanlık gecenin ardından güneş doğmaz.
Naz’ın anlatmasına bakılır ise güneş bu ülkeye öylesine küsmüş ki bu bölgede bir kıtlık bile hasıl olmuştu.Nifak tohumu dediği olayları anlatmasını istedim ondan ve oradan gökyüzünde açılan mavi bir bahçeye doğru uzaklaştık.Biraz rahatlamıştım. Bana ”şimdi beni iyi dinleyin değerli kralım bu savaşta öldüğüm için bu hikayeyi çok dikkatli araştırdım ve size gördüğüm herşeyi kısaca anlatacağım ” diyerek sözlerine başladı…
”Sizi Osmanlı İmparatorluğunun çöküş hikayesinin içerisine getirdim.Bu imparatorluk çok büyük bir imparatorluk olması ile bilinir ama onu bugünlere getiren olaylar incelendiğinde aslında insanın içini parçalayan bir duruma dönüşmüştür.Kanaatim ise bu hale gelmesinin nedeni içerisinde toprağına kattığı bir çok uluslar barındırması ve hanedanın büyük hataların altına imza atması dolayısı ile gerileme sürecine girmiş ve sonunda ‘hasta adam’ denilen bir hale bürünmüştür.Bizim dünyanın sömürgeleri vardı.Avrupa denilen topraklar ve Avrupalı denilen insanlar.Bu insanlarda geçirdikleri karanlık ve korkunç dönemlerin ardından aydınlanma hareketlerine giriştiler.Ve başarılı da oldular.Bunun yanında gelişen teknoloji,sanayii kendisine hammadde bulmak zorunda idi ve bunun için değişik ülkelere yayılmaya ve sömürgeye başladılar.Ve sonunda sıra Osmanlı’ya geldi.Osmanlı bu gelişmelerin karşısında ,değişik nedenlerden dolayı oldukça yetersiz kalmıştır.Osmanlı’ya bağlı ulusların milliyetlerini ve inançlarını onu bölebilmek için rahatlık ile kullanabildiler.”
Naz olayları anlatır iken öylesine içten bakıyordu ki çok zaman tarihi boşverip onu Nil kenarına, orada kutsal meyvelerin ,yemişlerin ve suyun bol olduğu o yüce diyara götürdüğümü ve tek parça keten elbisenin,siyah perukanın ve gözlerinin altına çekeceği kalın sürmelerin ,mücevherlerin ona ne kadar yakışacağını hayal ettim.Kısa ömrümde bir oğlan çocuğuna olan hasretimi Naz ile giderebilir ve ondan bir oğlan çocuk yapabilirdim.Hastalıklı,çirkin ve narin görüntüme bir de oğlumun olmaması eklenmişti.Ama bunu düşündüğümde dahi eşimin bu halde bile beni bu kadar çok sevdiğini düşündükçe bu düşüncelerimden utandım.Naz bunu anlamış olduğundan olacak birden ‘pişşşt’ yapıverdi.O’nu dinlediğimi ve endişe etmemesi gerektiğini belirten bir el hareketi yaparak kendisine gülümsedim.
”Tamam ama barış ve refah içerisinde yaşayabildiklerini söylemiştin.Ah ! çok klasik…”Din ve kan ihtiyaçları olan en önemli hammaddeyi de onların eline koz olarak vermiş oldu ”diyeceğinden eminim.Uyguladıkları bölme stratejisi büyük ihtimal ile bu hammaddeyi şekillendirip kendileri için kullanıma hazır hale getirmeleri ve kullanmaları sonucu gerçekliğe kavuştu öyle değil mi?” dediğimde bana heyecan ile bakarak,”Aynen öyle oldu sevgili kralım.Bunu dediğim gibi din ve milliyet ile yaptılar.Bu arada kral olmak böyle bir şey olsa gerek.”dedi ve o esnada o heyecanlı bakışlarından öylesine etkileniyordum ki kendime gelmem gerektiğini düşünüp duruyordum.Yine öyle düşündüm ve hem suçlu hem güçlü,yavuz hırsız misali,’Bırak beni şımartmayı ilginç bir hikaye bu pek yabancı gelmese de öyle.Hainler bölücüler örneğin biz de zamanında Amurru’yu bizden taraf bilirdik ama..ne ise devam et…” dedim ve başını sallayarak anlatmaya devam etti…:
”Elbette.Bu olaylar İngiltere,Fransa ve Rusya denilen üç ülke arasında döner.Rusya’nın bir hayali var idi.İstanbul’u almak oradan boğazlar aracılığı ile Akdeniz’e açılmak.Ama bu hayali İngiltere ve Fransa’nın çıkarlarını tehlikeye düşürdüğünden İngiltere ve Fransa,Rusların karşısına dikiliveriyordu.Anlayacağınız Osmanlı ilginç bir kıskaç içerisinde kaldı.Ölmek üzere olan bir insanın etrafına üşüşmüş miras yediler gibi ya da ölmek üzere olan bir canlının etrafına toplanan düşünen akbabalar olarak ‘bu imparatorluğun en çok neresinden’ faydalansam derdine düştüler.Ve işi yine üç millet arasında bitirdiler.Sırp ,Yunan ve Bulgar kralım.”
Dinledim,dinledim,dinledim ruhum daraldı…Amma geveze çıktı….
Gerçi konuşması esnasında sık sık sözlerini kesmek zorunda da kaldım arada kızdığı da oldu ama bana hem çok yabancı hem de çok yakın olayları zaman ve bilgi farklılıkları ile dinliyordum.Çok ilerilere gitmek öyle kolay değil,zaman değişiyor,inançlar,koşullar,bilgiler şekil değiştiriyor.İlk defa duyduklarım hakkında bilgi sahibi olmak istemem kadar doğal bir şey olmasa gerek.Ancak izlediğim kadarı değişmeyen vahşet olmuş ve aslında itiraf edeyim.. değişen pek bir şey olmamış.Böyle devam eder ise de sadece değiştiğini sanan bir dünya dönmeye devam edecek…Yüce Aton !Dediğim gibi,Naz beni Osmanlı İmparatorluğu denilen çok büyük bir imparatorluğun son dönemlerine götürmüş.Kendisine”hasta adam’ dedikleri bir döneme.Güneşin kendisine sırt döndüğü bir imparatorluk.Bu imparatorlukta bir zamanlar türlü uluslar barış içerisinde yaşarlarmış.Değişik inanışlara sahip ulusların, Osmanlı Devleti altında barış içerisinde yaşadığı bir ulus olmuşlar.Ancak bu ulus çeşitli nedenler ile Avrupa denilen toprakların ve Avrupalı dedikleri insanların yenilenme ve sömürge hareketlerine pek uyum sağlayamamış ve sanırım yapması gerekenler hakkında söylenenleri de kulak arkası etmiş.Fransız ihtilali denilen bir ihtilain ardından,Avrupa’lılar sömürgeye başlamışlar.Deniz aşırı ülkelere de ulaşmayı da başarmışlar ve hammadde taşımacılığı da başlamış.Gelişmişler,ilerlemişler,tekniklerini geliştirmişler ve üretim çok ilerlemiş.Ve elbette ki direnen Osmanlı’da uyguladığı pollitikaların bir sonucu olarak büyük bir oyunun baş aktörü rolünü üstlenmiş.İlerleme ve gelişme karşısında yerinde saymak bazen çok bir işe yaramaz.Kendi konumunuzu korumak ve kendi ülkenizi ilerletmek fikrinde sabit fakat bunun için yaptıklarınız hususunda oldukça hareketli olmak zorundasınız…İngiltere,Fransa ve Rusya bir yandan ‘hasta adam’ ı nasıl öldüreceklerini düşünür iken diğer taraftan biribirlerine karşı da stratejiler üretiyorlarmış.Rusya, balkan topraklarına ajanlar yollamış.Ve nifak tohumları bu topraklarda nelere neden olmuş.Naz’ın anlatmasına göre işe Sırplardan başlamışlar.Sırpların içerisine yollanan casuslar buradaki halkı kışkırtmak için görevlendirilmişler.Ve hedeflerini on ikiden vurmuşlar.Hal böyle olunca da hiç şaşırtmayan olaylar biribiri ardınca sıralanmış.Yani ardından Avrupalıların kışkırtması ile Yunanlılar ve Bulgarlar da kendilerini takip etmişler.Kısacası milliyet ve din ile atılan nifak tohumları çatlamış.Osmanlı dış borçlardan önünü göremiyormuş o zamanlar.Borç alınıyor alınmasına ya alınan borcun karşılığında hıristiyanların hakları için düzenlemeler,yeni haklar isteniyormuş.Bu esnada matbaa işi gücü bırakmış ve sadece Türk düşmanlığı ekmek ve yaymak için kullanılmış.Ruslar da boş durmuyor istilalara başlıyor müslüman dinine mensup uluslar Anadolu’ya göç etmişler.İşte hastalığın çok net olarak farkedilişi bu sıralar ortaya çıkmış zaten.Osmanlıdaki kıtlık sonucu açık Balkan halklarından çıkarılmaya çalışılıyor ve işte Avrupa’da isyan…Müslümanlar katledilmiş,karşılığını da katıksız almışlar ama Avrupa görmezden gelmiş ve propagandaya devam etmiş…’Türkler hıristiyanları katledecekler,barbarlar…”Bunun yanında Ruslar’da ‘biz de Ermenileri koruyoruz,Türkler bütün hıristiyanları öldürecek” demişler…Ve sömürge ‘şefkatli anne” olmuş çıkmış.Ve daha önce de dediğim gibi nifak tohumlarından çelik uçlu barut kokulu demir çiçekler açmış…Nifak tohumlarından toplar,tüfekler,ölüler,yanan köyler açmış.Ruslar öylesine ilerlemişler ki bundan endişelenen Avrupa ,Osmanlıya destek olmak zorunda kalmış ve elbette bunun bir faturası olacak.Bu yardımın hesabı tutulduğunda borcun karşılığı Türkler için toprak olmuş…
İşte bizim Naz eşini,bebeğini bu savaşta kaybetmiş.Çok sevmişler biribirlerini Naz ile eşi. ve ‘işte kralım ben bu savaşta öldüm” dediğinde elimden tuttu ve beni o sahneyi izlemek için küçük bir köye götürdü.Alevlerin sıcaklığını cehennemi hisseder gibi hissettim.Bütün köylü felaketi haber almışçasına yollara dökülmüş ve köyden uzaklaşmaya çalışıyordu.En sonunda bir grup köylünün ardına takılmış yaşlıca bir kadın ve genç Naz’ı gördüm.Fukara çok fukara fakat çok asil görüntüleri vardı.Ve altı düşman askeri onun etrafını sardı… Sadece karnını gösteriyordu ve birşeyler anlatmaya çalışıyordu…Altı asker biribirlerine baktılar.Baktılar bakmasına ya pek bir şey değişmedi.Köylü grubunun içerisinden o an’da ses çıkartanın işini oracıkta bitirdiler.Ve en son,”yavvruuuummmm” diye yeri göğü inleten bir çığlık sesinin ardından …..
”Ah zavallı Türkler,insanın içinde garip bir sızı oluyor…Evet güneş geldiğim yere küsmüştü…”
O dehşet ile Naz’ın yanına yaklaştım.Gözlerinin içine baktım,gözleri dolu dolu idi.O an’ı tekrar yaşıyormuşçasına karnını tutmuştu…üzerindeki ince bluzü biraz kaldırdım ve karnına baktım.Gözyaşlarıma hakim olamadım.Sıkıca sarıldım..”Naz…”
‘Seni hiç bırakmayacağım küçük kız.Gidelim buradan..Sevmiyorum savaşları,savaşları sevmiyorum..Yüce Aton…Buna dayanamıyorum…”
demem ile…
Onu tuttuğum gibi, Nil kenarına götürdüm,Nil ona o da Nil’e çok yakıştı……………..
………………………….
………………………….
0 yorum:
Yorum Gönder