21 Mayıs 2010 Cuma

...kİM BİLİR...


























Ay günlüğü

Sunuş

yıldızlardır üzerimize düşen
kırık ay taşları...




*

Gelmelerin ve gitmelerin arasına sıkıştırılmış
adı hilal bir yalnızlıktı gözlerin.
Ay günlüğünde
bir adım uzaktaydık aşka;
belki bir adım daha yakın...

*

Yakamozların ışıltılı yollarında
içimde dört nala koşan atlar var.
Nal seslerini duyuyor musun?
Bakır yüzlü, tunç bilekli süvarilerin
örste dövülen yürekleri midir bu tan kızıllığı?
Yoksa cesaret midir?
Kamçısını sallayan aşka
teninde soluk soluğa at koştururken...

*

Serin bir rüzgarı getirmişti yanında
eğilip usulca okşadım yelelerini...
İçim de soluksuz arzuları kovalarken
dört nala yalnızlığım
en militan yanımda intihar eden ateş böcekleri...

.....

2

Kıyıları hançerlenmiş akşamlar
yüreğine saplı deniz
kaybolan gemilerin mendireğinde giden uyku...

Yalnızlığın güncesi
kırık aynalarda
param parça bir begonya gülüşü...

Tütün kokan uzaklar
ay yüzlü akşamlar
en keskin kılıçlarıyla kınında uyuyan mısralar...

3


Varlık- saflık, yalan- gerçek, göç- kuş, aşk- biber, umut- ölüm, mutluluk- özlem...

Açar içimizde gelin çiçekleri
günahlarımızla el ele
yürürüz yürürüz denize çıkar tüm yollar...

Ayazda çobanların söndürmeyi unuttuğu dağ ateşleri gibi
bir odun atsan tutuşacak düşler

çevrilir kilit
açılır öbür zamana aynalar

çakar kibritini küçük kız
kanatları gölge kuşlar uçar kalbimin duvarlarında...

4

Uyanırsın!
Adına aşk denen bir depremle
gecenin geç ve tenha saatlerinde
bir kaçışa
ömrünün kadranında
akrep misali...

İki göz arası ela bir zamanda
kalbinde ay depremleri

5

Gelmek ve gitmek arası med-cezir takvimlerinde
kum saatinden akan zaman.
Bir yanda biriken
bir yanda tükenen
yazgısı kırmızıyla yazılmış mürekkebi karanfil düşler...

Hüzün atlasında
deniz koyuluğunda
gözlerin.

Şafak sökerken
kar beyazı
penceremize
asılmış dolunaydır umut...

Temel Kurt







Kimbilir

Ben neyleyim iktidarı,
Ben neyleyim cenneti
başka türlüsü benim aradığım
ne zor anlatılıyor aşk
sevmediğim sözcüklerle
bitiveriyor ömür

Sen bilirmisin
Ceviz kokardı elleri annemin
kuşlar konardı serçe parmağıma
gülüşünü boyardım denizdeki gemilerin

ben neyleyim iktidarı
ben neyleyim cenneti
başka türlüsü benim aradığım
Yüzünde gül doğuran sabahlar
şarap dolu kırık bir testi belki

kim bilir...


T. Kurt



Sessizliğe dair

düşünmek istemiyorum
zaten vaktimde yok durup ince şeyleri düşünmeye
çünkü insan hem bıçak, hem yara olamıyor
ki artık sırça aynalarda pandomin bir oyun sensizlik...

ah o kötülük çiçeği dudaklarını öptüğümü bilmek yok mu!

Temel Kurt





Yıllarca şiiri ne okudum..
Ne yazdım..
Çok eskidendi teneke çalsa yazardım..Bildiğiniz lise zamanları aklıma her geleni yazdığım defterlerim vardı.Kimisi iyi kimisi kötü her halükarda hislerim...Heyecan yapardık o vakitlerde arkadaşlarımız ile birbirimize yeni bür cümle gösterdiğimizde..

Sonra hayat..Bıraktım ya da zorunda kaldım.On üç yıl geçmiş aradan bir baktım ki birşey yazamaz olmuşum ama farkında değilim.Ne şiir ne şiire yorum..

Dört sene öncesiydi
Temel diye bir adamın şiirlerini okumaya başladım.....
Bana,dünyada şiir olduğunu hatırlatan adamdır..
Sessiz sessiz isyan ederdi kendi köşesinde...İnsanlık için,barış için,fabrikalardan tüten zehirli gazlar için,bebekler için,çocuklar için...

Başarılar diliyorum..
Çok severim şiirlerini,yazılarını...
Hani yazıyor türünden...

Hele ki bir şiiri vardır onun;

''Ey ateşten süzülen yâr
Ömrümü al ''

Diye başlayan bir şiiridir...


ELİF


Ey ateşten süzülen yar!
Ömrümü al.

Bil ki ben
Ömrümü sarıp gül yaprağına
Kaç zamandır seni düşledim.

Gecenin penceresinde ışığını
Sabahın penceresinde yüzünü beklediğim
Ey dağların rüzgârına âşık mavi gelincik
Ey sonrasızlığa giden küçük gemi
Ey milyon kere öldüğüm anlam.

Gel artık
maviye yaz ömrümü.




Şiire tekrar başlamam 'ben de Temel gibi yazmalıyım,çok güzel yazıyor'' diyerek olmuştur.Ona yazdığım yorumları hatırlıyorum demiştim ki;

''Ne yazabiliyorum,ne de yorum yapabiliyorum şiire''

Bana yorum yazmıştı..

''Senin içinde karla kaplı çam ormanları var..''

Bir kadir kıymet bilen bulunur derler ya..Kimseyi bilmem..



Şimdi dört telimizden bir vefayı haketmiştir...
Beni Jonathan'a benzeten adam...
Teşekkür ediyorum...

''...Bir kemik bir tüy kalmak umurumda bile değil artık...''


8 yorum:

  1. Güzel ve bana uzak olmayan bir şiir...
    O kız çocuğu bana çok yakın.

    YanıtlaSil
  2. Kurşundan ağır insanlar tanıdım.

    En iyisi bir dernek kuralım ;

    ''Biz artık kurşun insan geçirmiyoruz'' derneği...

    Hadi uçalım...Jonathan'ı bilir misin sen...

    YanıtlaSil
  3. ''Ben şiir yazıyorum,öykü yazıyorum '' diyen bir çok insanın karşısına hiç düşünmeden koyarım şiirlerini ve öykülerini...''

    ''Sen'' derim ''önce bunu bir oku,sonra konuş''

    :))

    YanıtlaSil
  4. Martı Jonathan'ı demiyor musun?:)

    YanıtlaSil
  5. Yağmurlu ve puslu havalarda sahilde pineklemektense,yoğun sis tabakalarını yarıp masmavi göğe ulaşalııııım:))
    Feci gaza geldim :)))

    YanıtlaSil
  6. ''Bugüne kadar başka başka kültürler Tanrı'ya,tanrılara değişik açılardan baktı...
    Ancak hiç kimse Tanrı'nın bakış açısından bakmayı denemedi ...
    İnsanlar içlerinde varolan bir gerçeği(belki de martı) farketmiş olsa idi....
    Bütün yalanlara gülerlerdi...''

    YanıtlaSil
  7. Jonathan her gün daha çok öğrendi. O artık yaşamak için, balıkçı tekneleri ve bayat ekmek artıklarının peşinde değildi. Havada uyumasını öğrenmişti. Açık deniz rüzgarlarına göre rotasını çizip güneşin doğuşundan batışına kadar inmeden uçabiliyordu. Diğer martılar yağmurlu ve puslu havalarda sahilde pineklerken, o sezgisi ile yoğun sis tabakalarını yararak pırıl pırıl parlayan gök yüzüne erişebiliyordu.

    Bir gün Jonathan yükseklerde uçarken yıldız gibi parlayan iki martı gelerek, ona, seni daha yükseklere, yuvaya götürmeye geldik dediler.

    Ve martı Jonathan Livingstone kapkara bir gök yüzü içinde yıldız gibi parlayan iki martıyla birlikte gözden kayboldu.

    Demek cennet bu diye düşündü ve kendisine gülümsedi. Burada da durmadan, dinlenmeden yeni uçuşlar öğreniyordu. Bir gün öğreticisiyle uçuş eğitimi yaptıktan sonra, kum üzerinde düşünürken eski dünyasını hatırladı.

    Gıdaklamalar, gaklamalar yerine sessizliğin diliyle sordu. Ötekiler nerede? Bizlerden olan niye yok? Ne tuhaf, benim geldiğim yerde... binlerce vardı. Biliyorum diye başını salladı Sullivan ve devam etti. Sana şu kadar söylerim ki, sen milyonda bulunansın. Çoğumuz o kadar zor ve güç ulaştık ki buraya. Biz bu dünyadan, ondan az farklı bir dünyaya geçtik. Nereden geldiğimizi, nerede olduğumuzu fark etmeden, sadece o anımızı yaşayarak. Bizler yemekten, içmekten, savaşmaktan ibaret olmayan ve sürünün gücü altında bulunmayan bir dünyanın varlığını öğrendiğimiz zaman. Kaç dünyadan geçmiştik. Binlerce John on binlerce. Sonra kusursuzluk diye bir şeyin varlığını sezene kadar, yine yüz dünyadan geçtik. Bir o kadar dünya daha bize hayatın ereğinin o kusursuzluğu bulmak ve onu gerçekleştirmek olduğunu öğretti. Aynı kurallar şu anda bizler içinde geçerli. Gelece dünyamıza bu dünyadan öğrendiklerimizle biçim verebiliriz. Hiçbir şey öğrenmezsen gelecek dünyan önceki ile aynı olur. Sınırlı, yenilenmeyen bir hayat, kuşun gibi ağır ve anlamsız olur."

    Jonathan bir akşam kumda dinlenirken en yaşlı martı Chiang'ın yanına yaklaştı.

    -Chiang burası cennet değil değilmi? Diye sordu.

    Yaşlı martı ay ışığında gülümsedi. Yine öğreniyorsun martı Jonathan dedi.

    YanıtlaSil